LİDERLERİN HİKÂYESİ

LİDERLERİN HİKÂYESİ

Bir bebek minik avuçlarında güzel ve mutlu bir hikâye taşıyarak merhaba der dünyaya. Ellerini yumruk yaparak dünyayı avuçlarımda tutuyorum der adeta. Ruhunu teslim eden bir insan ellerini iki yana açarak buraya ait hikâyesinin bittiğini anlatır geriye kalanlara. Bu dünyaya veda ederken başlayan yeni ve gerçek hikâyesinin adını sadece o bilecektir. Öyle ya hikâyenin biri biter bir başlar. 

Bir kelebek kozasını çatlatıp özgürlüklere merhaba diyebilmek için kanatlarına özsu salınması gerektiğini bilir. Özsuyun salınması için de çırpınması, kanatlarını hareket ettirmesi gerekmektedir. Tırtıl, koza ve kelebek… Rengârenk kanatlarında değişim ve dönüşümün, güzellik ve mücadelenin kısacık hikâyesini anlatır akıl taşıyan varlıklara. 

Bir çocuk okula başladığı ilk günde ürkek ve heyecanlı adımlarında masumiyet, safiyet, umut, biraz korku ve heyecan taşır. Mezun olup hayatın çarkları arasındaki yolculuğuna çıktığında azim, tecrübe, başarı ve emek biriktirmiştir çantasında. Ki hayat çarkının zorlu dişlileri onu öğütmesin, dönüştürmesin.

Bir tohum âlemi taşır çekirdeğinde. Mükemmel bir sanatkâr yazıp çizmiştir onun ibretlik hikâyesini. Hayran olmamak, şaşırıp kalmamak pek olası değildir.

Bir öğretmen göreve başladığı ilk günde heyecan, merak, umut ve idealler taşır çantasında. Anadolu’nun ücra bir köyünde toprak yolu ya da metropolde lüks kaldırımları adımlarken bir ülkenin geleceğini inşa sürecine dâhil olduğunun farkındadır. 

Çeyrek asra yaklaşan öğretmenlik hikâyemin ilk yıllarında koşar adımlarla çıkıyordum okulun merdivenlerini. Kara tahta ile başlamıştı benim hikâyem. Kara tahta ve beyaz tebeşir. Sonra beyaz tahta ve rengarenk keçeli kalemler. Sonra projeksiyon, bilgisayar laboratuvarları ve tablet derken akıllı tahta biz öğretmenlere pek çok imkân sunuyordu. İnsanlık tarihinde görülmüş pandemilerden farklı olarak bütün dünyayı etkileyen salgın; siyaset, ekonomi ve elbette en çok da eğitimde birçok paradigmayı değiştirdi. Söz gelimi uzaya asansör ile çıkılması konuşulurken, uzayda canlı ders yapılırken eğitim teknolojisindeki değişim kaçınılmazdı ve İnternet, sunu, video, animasyon, 3D gibi etkileşimli eğitim materyalleriyle tanıştık. Süreç içinde sadece okullar modernleşmedi. Öğrenci merkezli, yapılandırmacı proje tabanlı ve hibrit/harmanlanmış eğitim modellerini uyguladık, uyguluyoruz. Şimdilerde bütün bu değişimlerin içinde olarak idealler ve umut taşıyarak emin adımlarla giriyorum sınıfa. Mesleğimin ilk yıllarında olduğu gibi ülkeme, milletime ve elbette çocuklarımıza, gençlerimize dair idealler. İstiyorum ki büyüğünü küçüğünü bilen, vatanını, toprağını, bayrağını ve devletini seven; şehitlik gazilik gibi vatanı vatan yapan değerler kalbine nakşolmuş; kutsallarını unutmayan genç yetiştirelim. Bu genç; doktor, mühendis, pilot, subay, işçi, çiftçi, esnaf, memur olarak hayata atılırken milli ve manevi değerlerimize dair bir fikir taşısın kalbinde. Küresel ısınma, iklim değişikliği, sivil savunma nedir; iç savaş, göç, mülteci nedir sorularına cevap arasın ki bir dünya vatandaşı olarak yaşadığı evrene karşı sorumluluğunu fark etsin. Kritik analitik düşünmeyi, medya okuryazarlığını bir yaşam tarzı haline getirsin ki her türlü manipülasyon, bilgi kirliliği onların tertemiz zihinlerini ele geçirmesin.  Doğaya, insana, tarihimize ve geleceğe dair planlarımıza, ileri savaş ve eğitim teknolojilerine dair fikri olsun. Bu ideallerle mesleğimi icra ederken aynı zamanda hikâyemin de beni yazdığını, satır aralarına birçok değer kattığını fark edebiliyorum. Öğrencilerime dağcıların uçurumun iki yakası arasında ipten köprü kurmaları gibi ‘öğrenmeyi öğrenme’ pratiğini vermeye çalışırken ben de öğrenmeye, farklı bakış açıları geliştirmeye devam ediyorum. 

Her birey ayrı bir dünyadır, her insan en az bir hikâyenin kahramanıdır. Yürek ısıtan, sızlatan; ağlatan, güldüren; hayranlık uyandıran, pişmanlık duyduran hikâyeler. Okul prototip üreten bir fabrika değildir. Bir sınıfta bütün öğrencilerin herhangi bir konuyu aynı öğrenme yöntemiyle tam olarak öğrenmelerini beklemek bir yanılgıdır. Her bireyin farklı öğrenme kapasitesine sahip olduğu gerçeğini en çok da sınıfta ve öğrenme ortamlarında tecrübe ettim. Söz gelimi bazılarının görsel, bazılarının kinestetik, bazılarının sözel öğrenme alanlarının daha güçlü olduğu bilimsel olarak açıklanabilir. Öğrenme bilişsel bir olgu olduğu kadar duyuşsaldır. Bu bağlamda onların öğrenme alanlarını keşfedip ilgi ve istidatlarına göre ders; soru cevap, beyin fırtınası, grup çalışması, animasyon, video, film, deney gibi yöntem ve araçlarla zenginleştirilirse kuşak farkından kaynaklanan iletişimsizliği en aza indirebiliriz. Ayrıca eğitim sadece sınıfta yapılan öğretimden ibaret değildir. Bir dersin niteliğine ve konusuna göre kütüphane, spor salonu, laboratuvar, müze, bir arıtma tesisi, bir sergi salonu, fabrika, tarihi eser, atölye, bir bilgisayar… en iyi öğrenme ortamı olabilmektedir. 

Sınıfa girdiğimde sadece onlarca öğrenci değil, her biri kendine özgü, her biri kendi içinde hikâyesini yaşayan bir dünya görüyorum. Biliyorum ki bu dünyada ailesi parçalanmış, yetim, öksüz, kronik hasta, ailesiyle çatışma halinde, evinde engelli birey bulunan ve daha nice dezavantajlı çocuklarımız var. Biliyorum ki biz farkında olmasak da öğrencilerimiz bizi ayakkabımıza kadar gözlemlemektedir. Bu nedenle incitmemek, küstürmemek adına sözün tartılarak ağızdan çıkması, genelleme yapılmaması ilkesi son derece önemlidir.  Çocukların bir kamera refleksiyle gördükleri, duydukları her şeyi bembeyaz zihinlerine kaydettiklerini, bu bakımdan bir eğitimcinin karakter ve duruşunun yeni dökülmüş bir harç üstüne adeta nakşolduğunu öğrendim. Onlara sular altında kalacak bir adada kurtarılmayı bekleyen sevgi duygusunun son anda kurtarılması hikâyesini anlatıyorum ve soruyorum: Kibir duygusu sevgiyi küçümsediği için,  mutluluk duygusu mutluluktan etrafında olup bitenden bihaber olduğu için sevginin yardım çığlığı karşılıksız kalmış. Ama son anda biri sevgi duygusunu batmakta olan adadan kurtarmış. Peki, sizce sevgiyi kim kurtarmış olabilir? Sadakat diyorlar, sabır diyorlar ve bazen tecrübe diyerek cevabı buluyorlar.

Öğretmenlik tecrübem; ruh, beden ve duygu bütünlüğü içinde değerlendirilirse çocuklarımızın, gençlerimizin hafife alınmayacak kadar tertemiz ve şaşırtıcı bir hikâyeye sahip olduklarını, liderlik potansiyeli taşıdıklarını gösteriyor. Pandeminin bütün dünyayı her açıdan sarstığı ilk zamanlarda vefa sosyal destek çalışmasında görev yaparken sisteme düşen binlerce mesajlardan bir çocuğa ait olduğu anlaşılan bir tanesi bizi hem hüzünlendirmiş hem de gururlandırıştı. “Biz bize yeteriz kampanyasına harçlığımla destek olmak istiyorum.’ Yeri ve zamanı geldiğinde onların da söylenecek sözü olduğunu, “bu çocuk asla adam olmaz” önyargısının literatürden çıkarılması gerektiğini biliyoruz. Bu çocuklar büyüyecek anne, baba; ev hanımı, esnaf, işçi, mühendis, iş insanı; siyasetçi, sanayici,  eğitimci olacak. Ülkemizin ekonomi, güvenlik, hukuk, siyaset, üretim veya eğitim sektöründe üreten, yön ve karar veren bir konumda yer alacak. Bundan adam olmaz yaftası layık görülen bir öğrenci yıllar sonra gelip söz gelimi bir iş insanı sıfatıyla elinizi öpmek isterse şaşırmayın. Söz gelimi doğal afet yaşanmış başka bir ülkeye gıda yardımı veya şehitler için fidan dikimi kampanyası için okulda arkadaşlarını organize eden başka bir öğrenci de şaşırtabilir sizi. 

Evlatlarımızı eğitmek için elbette mesleki donanım, eğitim teknoloji ve materyallerine hâkimiyet ve dünya gidişatını doğru okumak son derece gerekli ve önemlidir. Bununla birlikte bizlere emanet edilen çocuklarımızı, gençlerimizi anlamaya çalışmak; olayları ve durumları onların gözüyle değerlendirmek; onların hayalleriyle sınıfa girmek sınıf yönetimini kolaylaştıracaktır. Değişim o kadar hızlı ve etkili ki kuşak farkından kaynaklı çatışmalar, iletişimsizlikler artık elli yıl değil, otuz yıl değil; on yıl hatta beş yılda tezahür ediyor. On beş yaşındaki bir çocuğun dünya ve içindekilere ait perspektifi ile bizim bakış açımız arasında dünyalar kadar fark vardır. Kuşakların karakteristik özelliklerini kavramsal olarak ifade eden x, y, z, x beta, x alfa gibi matematiksel sınıflandırmalar yadsınamaz bir olgudur. Kuşaklararası farklılıklara rağmen bir çatışma olması da gerekmez. Bir öğretmen bir öğrencisinin derdiyle dertlenmişse, bir öğrencisinin kabiliyetini keşfetmişse, bir öğrencisini affetmişse, yönlendirmişse, hâl ve kâl ile değerlerimizi temsil etmişse, o öğretmen kitabî olarak dönüşümcü, etkileşimci, vizyoner, karizmatik vb katogoride yer almasa da doğal olarak sınıfın lideridir. Liderliğimizin farkında olarak eğitim yolculuğunda gençlerimizin her birini lider telakki edip saklı cevherleri keşfedebiliriz. Kim bilir bu keşif bir dâhi, bir lider, bir sanatkâr, bir iyilik meleği… daha sunacaktır yarınlara. Bu keşif yolculuğunda elbette özveri, sevgi ve tecrübe en büyük bilgeliktir.  

YORUMLAR

Ben robot değilim seçeneğini işaretleyin.

  • Henüz yorum yazılmadı